avatar

Adil Akyıldız

Klinik Psikolog
Okan Üniversitesi - Psikoloji (Klinik) - Yüksek Lisans
Doğrulanmış Uzman1+ yıl Planda'da5+ blog yazısı
Delfi PsikolojiYüzyüze Seans
ÇevrimiçiÇevrimiçi Görüşme
84Görüntülenme
Randevu Al
Yükleniyor...
Terapistin bu gün için uygun seansı yok!

Blog Yazıları

Yas sürecinde Psikolojik Sağlamlık

Kayıp ve Yas Süreçleri: Yas sürecinde Psikolojik Sağlamlık  Kayıp ve Yas Süreçleri Nasıldır? Kayıp ve yas, yaşamın kaçınılmaz bir parçasıdır. Sevdiğimiz birinin ölümü, bir ilişkinin sona ermesi, iş kaybı veya sağlığın bozulması gibi çeşitli kayıplar yas sürecini başlatabilir. Bu süreç, her birey için farklılık göstermekle birlikte genellikle birkaç aşamadan oluşur: 1. İnkar: Kişi, kaybın gerçekliğini kabul etmekte zorlanabilir. Bu aşamada genellikle "Bu gerçek olamaz" gibi düşünceler ortaya çıkar.   2. Öfke: Kayıp karşısında öfke ve kızgınlık hisleri yaşanabilir. Kişi, durumu kontrol edemediği için kendine, diğer insanlara veya duruma öfke duyabilir. 3. Pazarlık: Bu aşamada kişi, kaybı geri alabilmek için içsel veya dışsal pazarlıklar yapar. "Eğer bunu yaparsam, belki geri gelir" gibi düşünceler yaygındır. 4. Depresyon: Kayıp ve yasın en zor aşamalarından biri olan depresyon, derin bir üzüntü, yalnızlık ve umutsuzluk hissi ile karakterizedir. 5. Kabullenme: Son aşamada kişi, kaybın gerçekliğini kabul eder ve onunla yaşamayı öğrenir. Bu aşamada duygusal denge yeniden sağlanır.  Kayıp Yaşayan Biri Psikolojik Sağlamlık İçin Neler Yapabilir? Yas süreci her birey için farklılık gösterir ve kişisel bir deneyimdir. Ancak, psikolojik sağlamlığı artırmak ve bu süreci daha sağlıklı bir şekilde yönetmek için bazı stratejiler mevcuttur: 1. Duygularınızı Kabul Edin ve İfade Edin: Kayıp ve yas sürecinde duygularınızı bastırmak yerine kabul edin ve ifade edin. Üzüntü, öfke, korku gibi duyguları yaşamak normaldir. Duygularınızı güvendiğiniz biriyle paylaşmak veya bir günlük tutmak, bu süreci daha yönetilebilir hale getirebilir. 2. Destek Arayın: Aile ve arkadaşlar, yas sürecinde büyük bir destek kaynağı olabilir. Destek gruplarına katılmak veya bir terapistten profesyonel yardım almak da faydalı olabilir. 3. Kendinize Zaman Tanıyın: Yas süreci, zaman alan bir süreçtir ve her birey için farklı hızda ilerler. Kendinize iyileşmek için zaman tanıyın ve bu sürecin aceleye getirilemeyeceğini kabul edin. 4. Sağlıklı Yaşam Tarzını Sürdürün: Fiziksel sağlık, duygusal sağlık üzerinde büyük bir etkiye sahiptir. Dengeli beslenmek, düzenli egzersiz yapmak ve yeterince uyumak, yas sürecinde daha güçlü olmanıza yardımcı olabilir. 5. Rutini Koruyun: Günlük rutinlerinizi sürdürmek, duygusal dengenizi korumanıza yardımcı olabilir. İşe gitmek, ev işlerini yapmak veya hobilerinize devam etmek, normal yaşamınıza dönmenize katkı sağlayabilir. 6. Anılarınıza Saygı Gösterin: Kayıp yaşadığınız kişi veya durumla ilgili anıları hatırlamak ve onlara saygı göstermek, yas sürecinin bir parçasıdır. Anı eşyaları saklamak, anma törenleri düzenlemek veya sevdiklerinizle anıları paylaşmak, duygusal iyileşme sürecini destekleyebilir. 7. Yeni Anlamlar ve Hedefler Bulun: Kayıp sonrası yaşamınıza yeni anlamlar ve hedefler eklemek, yeniden inşa sürecinde yardımcı olabilir. Yeni hobiler edinmek, gönüllü çalışmalara katılmak veya kişisel gelişim hedefleri belirlemek, yaşamınıza yeni bir yön katabilir.  Kayıp ve yas süreci, yaşamın zorlu fakat doğal bir parçasıdır. Bu süreçte duygularınızı kabul etmek, destek aramak ve kendinize zaman tanımak önemlidir. Sağlıklı yaşam tarzını sürdürmek, rutinlerinizi korumak ve anılarınıza saygı göstermek de psikolojik sağlamlığı artırmada yardımcı olabilir. Unutmayın, yas süreci kişisel bir yolculuktur ve her birey bu süreci kendi hızında yaşar. Yardıma ihtiyaç duyduğunuzda, profesyonel destek almak her zaman iyi bir seçenektir.

Genel
Adil Akyıldız

Çocuklarda Korku ve Ebeveynlere Öneriler

Çocuklarda Korku ve Ebeveynlere ÖnerilerÇocukluk çağı gelişimsel korkular, çocukların farklı yaşlarda yaşadığı normal korkularolarak tanımlanır. Bu korkuların çocukların zihinsel ve duygusal gelişimin bir parçasıdır vegenellikle zamanla geçer. Ancak bu dönemde ebeveynin çocuğuna vereceği destekleyici tutum, çocuğun süreci yönetmesini kolaylaştırmakta ve gelişimine pozitif yönde katkı sağlamaktadır. Yaş gruplarına göre yaygın gelişimsel olarak korkular şunlardır:Bebeklik Dönemi (0-2 yaş): Ani ve yüksek seslerden korkma, yabancı kişilerden korkma veayrılık kaygısı.Erken Çocukluk Dönemi (2-4 yaş): Karanlıktan korkma, ebeveynlerden ayrılma korkusu,canavarlar, hayaletler gibi hayali varlıklardan korkma.Okul Öncesi Dönem (4-6 yaş): Fırtına, gök gürültüsü gibi doğal olaylardan korkma, tek başınauyuma korkusu, masallarda geçen kötü karakterlerden korkma.Erken Okul Dönemi (6-12 yaş): Okulda başarısız olma korkusu, arkadaşlar arasında kabulgörme, alay edilme korkusu, hırsızlar, yangınlar gibi gerçek tehlikelerden korkma. Bu korkular genellikle yaşa bağlı olarak değişir ve çocukların gelişimiyle birlikte azalır.Ancak bazı durumlarda bu korkular daha yoğun olabilir ve profesyonel destek gerekebilir. Ebeveynlerin çocuklarının gelişim düzeyini göz önüne alarak korkusunu anlaması, onlara güven vermesi ve sabırlı olması önemlidir. EBEVEYNLERE ÖNERİLER• Çocuğunuzun korkularını ciddiye alın ve onların korkularını anlamaya çalışın.Çocuğunuza korkularının normal olduğunu ve yalnız olmadıklarını söyleyebilirsiniz. Kendi çocukluk albümünüzü birlikte inceleyerek varsa o dönem yaşadıklarınızı hikayeleştirerek anlatabilirsiniz.• Çocuğunuza yanında olduğunuzu ve onu koruyacağınızı hissettirin.• Çocuğunuzun korkularını hikayeler ve oyun aracılığıyla ele alın. Korkutucu durumlarıoyunla canlandırmak, çocukların bu durumla başa çıkma becerilerini geliştirmelerineyardımcı olabilir.• Gülük rutinler, çocuklara güven duygusu verir. Özellikle yatma zamanı rutinleri, gece korkularıyla başa çıkmada yardımcı olabilir.• Çocuğunuzla korkuları hakkında konuşurken açık ve nazik olun. Onlara duygularını ifade etmeleri için alan sağlayın ve sorularını sabırla cevaplayın.• Eğer çocuğunuzun korkuları günlük yaşamını etkiliyorsa veya çok yoğun ise çocuk psikoloğundan/terapistten yardım alabilirsiniz.Çocukların gelişimsel korkularını yenmelerine yardımcı olabilecek, OYUN ÖNERİLERİ Korku ÇizimleriAmaç: Korkularını ifade etme ve anlamaMalzemeler: Kağıt, kalemler, boyalarOyun: Çocuğunuzdan korktuğu şeyi çizmesini isteyin. Daha sonra bu çizimleri birlikte tartışınve korkutucu unsurları komik ya da ilginç hale getirerek yeniden çizin. Bu, çocuğunuzunkorkularını kontrol altına almasına yardımcı olabilir. Hayali Canavarları YakalamaAmaç:Hayali varlıklardan korkmayı azaltmakMalzemeler: Büyük karton kutular, boya kalemleri, yapıştırıcı, makasOyun: Çocuğunuzla birlikte karton kutulardan "canavar tuzakları" yapın ve bu tuzakları evinbelirli yerlerine yerleştirin. Bu oyun, çocuğunuzun hayal gücünü kullanarak korkularıylayüzleşmesini sağlar. Kahraman KostümleriAmaç: Güçlü ve cesur hissetmek.Malzemeler: Eski kıyafetler, kostüm aksesuarları.Oyun: Çocuğunuzla birlikte kahraman kostümleri giyin ve korkutucu durumlarla yüzleşenhikayeler yaratın. Çocuğunuz, kendini kahraman gibi hissederek korkularını yenebilir. Rahatlama ve Nefes EgzersizleriAmaç: Kaygıyı azaltmak ve rahatlamayı sağlamak.Malzemeler: Sessiz bir alan, rahat bir yer minderi.Oyun: Çocuğunuzla birlikte nefes alma egzersizleri yapın. Derin nefes alıp vermek, çocuğunrahatlamasına ve kaygıyı azaltmasına yardımcı olabilir. Bu egzersizleri bir oyun gibi sunarakeğlenceli hale getirebilirsiniz. Örneğin, birlikte işaret parmağınızı göstererek “şimdi çiçeği kokluyorum” diyerek nefes alıp, “muma üflüyorum” diyerek nefes verebilirsiniz. Masal Anlatma ve YaratmaAmaç: Korkularla başa çıkma ve hayal gücünü kullanma.Malzemeler: Masal kitapları, kâğıt, kalem.Oyun: Çocuğunuza korkutucu bir masal anlatın ve sonunu birlikte değiştirerek mutlu bir sonabağlayın. Alternatif olarak, çocuğunuzla birlikte yeni bir hikâye yaratın ve korkutucu unsurları kahramanlık hikayelerine dönüştürün. Karanlıkla Tanışma OyunuAmaç: Karanlık korkusunu yenmek.Malzemeler: Fenerler, gece lambaları, karanlık bir oda.Oyun: Çocuğunuzla birlikte karanlık bir odaya girin ve fenerlerle farklı objeleri aydınlatın.Objelere dokunun ve ne olduklarını tahmin etmeye çalışın. Bu oyun, karanlığın korkulacak birşey olmadığını anlamalarına yardımcı olabilir. YAZAR: Başak İnal   KAYNAKÇAKiel, E.J., Kalomiris, A.E. (2019). Emotional Development and Anxiety. In: LoBue, V.,Pérez-Edgar, K., Buss, K.A. (eds) Handbook of Emotional Development. Springer, Cham.https://doi.org/10.1007/978-3-030-17332-6_25Kowalchuk, A., Gonzalez, S. J., & Zoorob, R. J. (2022). Anxiety Disorders in Childrenand Adolescents. American family physician, 106(6), 657–664.Martini R, Hilt R, Marx L, et al. Best principles for integration of child psychiatry intothe pediatric health home. American Academy of Child and Adolescent Psychiatry; 2012.Accessed January 9, 2022.Vallance, A. K., & Fernandez, V. (2016). Anxiety disorders in children and adolescents:aetiology, diagnosis and treatment.

Çocuk Danışmanlığı
Adil Akyıldız

Ebeveynleşme Deneyiminin Çift İlişkisine Yansımaları

Ebeveynleşme Ebeveynleşme, çocuğun yaşına uygun olmayan roller üstlenerek ebeveynlerinin ihtiyaçlarını karşılamaya çalıştığı bir durumdur. Bu, çocuğun sürekli olarak bir ebeveynin duygusal yükünü taşıması, ebeveyninin sırlarını saklaması ya da aile içi sorunlarda arabuluculuk yapması şeklinde ortaya çıkabilir. Bunun yanı sıra, çocuğun ev işleri, kardeş bakımı gibi sorumluluklarla aile düzenini sağlaması da bu sürecin bir parçası olabilir. Çocuk, ebeveynlerinden sevgi ve onay görme ihtiyacıyla bu rolü üstlenir. Bu durum, çocuğun kendi duygusal ya da fiziksel ihtiyaçlarını bir kenara bırakarak ebeveynlerinin ihtiyaçlarını karşılamaya çalıştığı bir dengesizlik yaratır. Ebeveynleşme, sağlıklı sınırların bulanıklaştığı, çocuğun çocukluğunu yaşayamadan büyümek zorunda kaldığı bir durumdur. Bu deneyim, bireyin öz-değer algısından ilişkisel dinamiklerine kadar birçok alanda derin etkiler bırakır.Ebeveynleşmiş bireylerin içsel dünyası, genellikle utanç ve yetersizlik duygularıyla şekillenir. Anne-babaların gelişimsel açıdan olgunlaşmamış ve gerçekçi olmayan beklentilerini çocuklarına yansıtmalarıyla, çocuklar bu beklentileri karşılamada başarısız hissederler ve bu durum yetersizlik duyguları yaşamalarına neden olur. Yetersizlik hissiyle beraber patolojik utanç duygusu geliştirebilirler. Bu duygusal durum, çocuğun benlik kavramını geliştirmesi için gerekli olan gelişimsel görevleri tamamlamasını zorlaştırabilir. Çocuğun benlik algısını zayıflatarak kendi değerine dair olumsuz bir bakış geliştirmesine neden olabilir.Ebeveynleşmenin Çift İlişkilerine EtkisiEbeveynleşme, bireyin bağlanma stilini etkileyen önemli bir faktördür. Çocuklukta ebeveynlerinin ihtiyaçlarını karşılayarak bir bağ kurmaya çalışan bireyler, yetişkinlikte kaygılı bağlanma eğilimi gösterebilir. Bu bireyler, partnerlerinden sürekli onay bekleyerek terk edilme korkusuyla ilişkiye tutunabilir.Ebeveynleşme, dışa odaklanma, kendini feda etme, başkalarını kontrol etme ve duygularını bastırma gibi davranışlarla tanımlanan eşbağımlılıkla yakından ilişkilidir. Bu durum, bireyin kendi ihtiyaçlarını geri planda bırakarak çevresindeki insanların ihtiyaçlarına öncelik vermesine ve bu şekilde değerli hissetmesine neden olabilir. Ebeveynleşmiş bireyler, çift ilişkilerinde genellikle şu tür dinamikler sergiler:Aşırı FedakarlıkEbeveynleşmiş bireyler, çocukluklarında başkalarının ihtiyaçlarını karşılamaya odaklandıkları için, çift ilişkilerinde de partnerlerinin mutluluğunu ve ihtiyaçlarını ön planda tutma eğilimi gösterebilirler. Bu durum, bireyin kendi duygusal ya da fiziksel ihtiyaçlarını göz ardı etmesine ve aşırı fedakarlık yapmasına yol açabilir. Bu durum, bireyin kendi sınırlarını belirleyememesi ve ilişkide tükenmişlik yaşamasıyla sonuçlanabilir. Ebeveynleşmiş bireyler, partnerlerinden daha fazla sorumluluk alarak ilişkinin dengesini bozabilir. Bu durum, bir tarafın sürekli "verici", diğer tarafın ise "alıcı" olduğu bir ilişki dinamiği yaratır. Müdahalecilik ve Kontrol Çocuklukta ebeveynlerinin sorunlarını çözmeye alışmış bireyler, partnerlerinin yaşamını da kontrol etme eğiliminde olabilir. Partnerin kararlarına sürekli müdahale etme, onu yönlendirme veya düzeltme gibi davranışlar ilişki dinamiklerini zorlaştırabilir. Bu tutum, partnerin kendini kısıtlanmış hissetmesine ve ilişkide duygusal uzaklaşmalara neden olabilir. Duygularını İfade Edememe Çocuklukta kendi duygusal ihtiyaçlarını arka planda bırakarak ebeveynlerinin sorunlarına odaklanan bireyler, kendi ihtiyaçlarıyla temas kurmayı ve duygularını açıkça ifade etmeyi öğrenme fırsatını bulamamış olabilirler. Yetişkin olduklarında çift ilişkilerinde, kendi duygularını ifade etmekten kaçınabilir ve ihtiyaçlarını dile getiremezler. Bu durum, ilişkide sağlıklı bir duygusal bağ kurulamamasına yol açabilir.Sağlıklı İlişkilere Giden YolEbeveynleşmenin çift ilişkilerine olan etkilerini anlamak ve bu dinamikleri dönüştürmek için farkındalık geliştirmek oldukça önemlidir. Birey, ebeveynleşme deneyiminin ilişkilerini nasıl şekillendirdiğini keşfettiğinde, bu farkındalık davranış kalıplarını değiştirmek için güçlü bir temel oluşturur. Bunun yanı sıra, partnerle sağlıklı sınırlar kurmak, bireyin kendi ihtiyaçlarını tanımasına ve bu ihtiyaçları özgürce ifade edebilmesine olanak tanır. Bu süreçte psikoterapi, bireyin sağlıklı bir öz-değer algısı geliştirmesine yardımcı olabilir. Çift terapisi ise, ilişki dinamiklerini yeniden yapılandırarak hem birey hem de partneri için daha sağlıklı ve destekleyici bir ilişki ortamı oluşturur. Partnerle açık ve samimi bir iletişim kurmak, her iki tarafın da duygusal ihtiyaçlarını anlamasını ve ilişkinin daha sağlam bir temele oturmasını sağlar.Yazar: Psikolog Gizem Sercan 

Çift Danışmanlığı
Adil Akyıldız

mutsuzluktan kaçınma paradoksu

w.r.d. fairbairn öyle iddia eder ki her insanın şizoid bir konumu vardır. hatta rüyaların içeriğinde kişiliğimizin farklı unsurlarını temsil etmek için bölünerek ayrılmış kendi imgelerimizi görmemizi, hatta jung'un içe dönüklük arketipini bu şizoid konumun sağlayıcısı olarak görmektedir. insanın içe çekildiği, içte olanı başkasına ya da hayata vermenin zul gibi geldiği bir konum ki; sosyal temaslardan, yaşama katılmaktan, bir sohbeti bile başlatmanın zahmetli olduğu durumlardan kaçınılan. dolmayan, doyurulmayan bireyin hayattan kendini geri çekerek içerisinde son kalanları artık muhafaza etmeye giriştiği bir konum. içerideki son kırıntılar artık öyle gizli bir değer sahibi olmuştur ki, birkaç cümle edip sosyalleşmek dahi eksilmek gibi hissettirir. içeriden bir şeylerin kayıp gittiğini ve kaybolduğunu deneyimler insan. hemen her patolojinin trajik yapısı gibi bu savunma aslında savunmaya duyulan ihtiyacın daha da arttırılmasına neden olacak daha büyük tatminsizlikler ve hayata yönelik daha fazla açlığa neden olacaktır.geri çekilmelerle gelinen şizoid konumda kişi bu durumla iki biçimde baş edebilir, (a) rol yaparak ve (b) teşhirci tekniklerle. kişi bir role bürünerek ve birçok his sergileyerek göz doldurabilir ve sosyal temaslar kurabilir ancak aslında hiçbir şey vermiyordur. bir topluluğun düzenli bir parçası olabilir ancak uzun yıllar geçince kendisi de farkedebilir ki aslında topluluğa hiçbir anlamlı katkıda bulunmuyordur. ya da terapiye gelir gelmez freud'dan bahis açarak terapiyle ilgili birisiymiş gibi görünerek rol yapar. böylece entelektüelize bir çabayla gerçek duygusal temaslar kurmaktan kaçınır. duygusal temas kurmaya karşı sofistike bir savunma geliştirebilir.ya da teşhirci biçimde sanatsal etkinliklerinde boy göstererek gerçek duygusal temasların derinliğinden kaçınılan gösteriş alanları olan edebiyat söyleşileri, galeri gezmeleri, şiir dinletileri ya da tiyatronun neden şizoid yapıların ilgisini daha çok çektiği aleni bir psikolojidir. şizoid birey varlığını sergilemenin ve böylece görünür olmanın çeşitli yollarını sanatta bulabilir. bu yüzdendir içe dönüklükle karakterize şizoid yapı birçok dansçı ve edebiyatçı doğurur. bu, "vermenin" "göstermeyle" yer değiştirdiği bir yol yaratır. ancak "kaybetmeden vermenin" bir yolunu yaratmaya çalışan bu girişimin de külfeti yok değildir. neticede zaman içerisinde göstermenin kendisi de "gösteriş yapmaya" ve sonra da "kendini gösterme" haline dönüşür. hal böyle olunca teşhirci durumlarda yoğun ıstırap çekilebilmekte, "görülmenin" zerresi bile sancılı olabilmektedir.

Genel
Adil Akyıldız

nedir bu borderline?

dünyanın her yerinde psikoterapiye başvuran bireylerin %50-50'sinde ya da %40-60'ında veya kimi ülkelerde bunun tam tersi olarak %60-40'ında borderline kişilik örgütlenmesi bulunur. yani terapiye başvuran her iki kişiden biri borderline örgütlenmeye sahiptir.gelgelelim kişilik örgütlenmesini kişilik bozukluğuyla karıştırmamak lazım. örgütlenme kendi grubu içerisinde farklı kişilik bozukluklarını içeren bir ruhsal gelişim yapısıdır. bu yapı çocuğun dünyayı ve kendini anlamlandırma sürecinde 0-2 aylıktan 3 yaşa kadar olan bir gelişim evresinin yeterli desteklenmesiyle tamamlanır. bu kavram, kişiliğin yapısal düzeydeki gelişimsel özelliklerini, savunma mekanizmalarını, içsel çatışmalarını ve dünyayı algılama biçimlerini kapsar. kuramcılar, kişilik örgütlenmelerini ilkel düzeyden gelişmiş olana üç temel düzeyde incelemiştir: psikotik, borderline ve nevrotik.bebeğin ilk 0-3 yıllık gelişim döneminin sağlıklı atlatılması nispeten daha sağlıklı ve işlevsel olan nevrotik bir düzey içerisindeki kişilik bozukluklarına imkan verir. borderline kişilik düzeyi (örgütlenmesi) nispeten psikotik düzeye yakın olmasıyla içinde parçalı gerçeklik algısına neden olan antisosyal-borderline-histeriyonik kişilik bozukluklarını-narsistik kişilik bozukluğunun ilkel düzeyini-şizoid gibi psikotik ile nevrotik arasındaki kişilik bozukluklarını içerir. nevrotik örgütlenmeler ise gerçeklik, kendilik, nesne algısının tutarlı olduğu ve suçluluk duygusu gibi daha olgun mekanizmalarını içeren depresif-bağımlı-kaçıngan-histerik kişilik bozukluklarını-obsesif kompulsif kişilik bozukluğunun olgun versiyonunu-narsistik kişilik bozukluğunun olgun düzeyini vs. içerir.sonuç olarak: borderline kişilik bozukluğunun özellikleri daha büyük bir şemsiye olan borderline kişilik örgütlenmesinin özellikleri içerisinde bulunur. bu "büyük çatı" psikoterapiye başvuran her iki kişiden birinin psikopatolojisini oluşturmaktadır. bu açıdan düşünüldüğünde başlık atlında yazarların deneyimledikleri özellikler aslında toplumun çok büyük bir kesimini temsil etmektedir. ebeveynlerinizde ve gelişim öykünüzdeki empati, tutarsızlık, kaotik özellikleri değerlendirerek kendiniz hakkında bir tahmin geliştirebilirsiniz.

Genel
Adil Akyıldız

eşcinsellikteki artış mı?

eşcinselliğin arttığını kanıtlayan çalışmalar bulunmamakla birlikte, belirli feminen görünümler ön plana zaman zaman çıkabiliyor. ikinci dünya savaşı’ndan sonra değişen dünya düzeni, ekonomi ve kültür, cinsiyet kimliklerinin daha geçirgen hale gelmesine ve erkeğin geleneksel rolünün hafiflemesine zemin hazırladı. artık baba figürü sadece sert ve otoriter bir kaynak sağlayıcı olarak ailenin tek sahibi değil; aynı zamanda şefkat gösterebilen, bakım veren ve eşit olarak aile yükünü anne ile paylaşan bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. bu dönüşümde, yaşam standartlarındaki değişimlerin, örneğin evlerin küçülmesi ve aile bireylerinin daha dar alanlarda daha fazla yüz göz olup daha fazla etkileşimde bulunmasının büyük etkisi var.bu bağlamda, çocuğun böyle bir aile yapısında büyüyerek anne ve babanın benzer rolleri üstlendiği bir deneyim yaşayacaktır ve modern eşitlik anlayışı içinde annenin babadan daha otoriter bir figür haline gelebilmesi ve çiftler arasındaki rekabet dinamiği, çocuk için farklı bir rol dağılımı algısı yaratabilir. baba bir sevi nesnesine dönüşürken zaman zaman anne babadan daha kastre edici olabilir. ancak klinik deneyimler, ters ödipal süreçlerden geçen bir çocuğun eşcinsel olacağına dair de kesin bir kanıt sunmamakta. aynı şekilde, normal ödipal süreçten geçen bireylerin de eşcinsel olabileceği biliniyor. ters ödipal süreçten geçen bir erkekte yalnızca feminen özellikler gözlemlenebilirken, maskülen bir bireyin iç dünyasında çok daha fazla eşcinsel fanteziyle karşılaşılabiliyor. bu da bize, eşcinsellik olgusunun esnek ve tek bir nedene indirgenemeyecek kadar karmaşık olduğunu gösteriyor. dahası, 70'ler ve 80'lerin popüler kültürüyle kıyaslandığında, günümüzün toplumsal yapısı aslında çok daha maskülen bir konjonktür sunuyor.eşcinsellikle ilgili varsayımlara başvururken katı sınıflandırmalar yapmak çok dar bir alanda kendi yankılarımızla muhattap olmaktan başka bir fayda sağlamayacaktır.

Genel
Adil Akyıldız

iletişimin ahengi

iletişim teorisiyle meşhur gregory bateson, ilişkilerdeki sorunların çoğunun çifte bağ (double bind) dediği bir iletişim tuzağından kaynaklandığını söyler. birine aynı anda iki farklı mesaj gönderdiğinizde –örneğin "beni yalnız bırak" derken gözlerinizle gitmedediğinizde– karşınızdakinin nereye tutunacağını bilemediği bir boşluk yaratıyorsunuz. bu hem sizin hem de onun için ilişkideki ahengi bozan ve iletişimi yıpratan bir şeydir.ve çok da sık yapılan bir şeydir. mesela eşlerden biri diğerine, “duygularını benimle daha çok paylaşmanı istiyorum” mesajı verir, ancak duygularını açığa vuran eşin söylediklerini küçümser veya önemsizleştirir. bu durumda eşlerden diğeri, duygularını paylaşsa eleştirileceğini, paylaşmasa da uzak durduğu için suçlanacağını hisseder. ya da iş yerinde müdürünüz "yaratıcı ol, risk al, yeni fikirlerle gel" der ancak çalışan yeni bir öneri sunduğunda "bu hiç şirket politikamıza uygun değil, böyle şeyler yapmayalım" diyerek eleştirir. hem risk almak hem de yöneticiye uygun davranmak arasında sıkışır, hevesiniz kursağınızda kalır ve sonunda inisiyatif kullanmaktan tamamen vazgeçersiniz. hatta anne bile çocuğuna güçlü ve bağımsız ol mesajı verir çocuk kendinden biraz ayrıldığında terkedilmiş hissederek çocuğa kendisini suçlu hissettirmenin yolunu bulur. çocuk, bağımsız kalmaya çalışsa da suçluluk duygusuyla kendini sürekli bir yakınlık beklentisinin ağırlığı altında bulur.çözüm, bu paradoksları fark edip onları dile dökmekten geçer. biran oyundan çıkıp, bir durup nefes alarak, belki şöyle bir şey söyleyebilirsiniz mesela: “şu anda ne söylediğini ve ne hissettirdiğini anlamakta gerçekten zorlanıyorum. bana ne istediğini açıklar mısın?” bu, her şeyi sihirli bir değnekle çözmez belki ama iki insan arasındaki mesafeyi inanın azaltır.nitekim ilişki dediğiniz, bir denge arayışıdır. kusursuz bir ahenk değil, iki insanın birbirinin çatışmalarını taşıyabilmesiyle anlam kazanır. yoksa didişir durursunuz. ve bu taşıma kabiliyeti, kendi çelişkilerinizi fark etmekle başlar. sessizlik ya da yanlış anlaşılma değil, her zaman diyalog bir kapı aralar.

Çift Danışmanlığı
Adil Akyıldız

erken boşalmanın nedenleri

türk erkeğinin çocuklukta aile içinde yaşadığı psikoseksüel gelişim sürecine, mimariye ve toplumsal normların erkek üzerindeki baskısına daha yakından bakmak gerekir.türkiyede erkek çocuk, genellikle annenin aşırı koruyucu şefkati ile babanın mesafeli ve otoriter duruşu arasında bir denge kurmaya çalışır. bu denge çoğu zaman yeterince iyi anne anlayışının ötesine geçer çünkü türk annesi, sevgisiyle çocuğu sarıp sarmalarken, kimi zaman sınırları bulanıklaştırır ve bireyselleşmeyi zorlaştırır.bu bağlamda, çocuk ödipal döneme geldiğinde, babayla sağlıklı bir rekabet kurmaktan çok, annenin sıcak ve güvenli alanına çekilmeyi tercih eder. bu geri çekilme de ödipal çözüm sürecinin yarıda kalmasına neden olur. çocuk, bir yandan babanın otoritesine meydan okuyamaz, diğer yandan kendi cinselliğini özgürce keşfetme cesaretini geliştiremez. bunun yerine, içinde sıkışıp kaldığı bu gerilimli alan, ileriki yaşamda erkeklik kimliğinin bir türlü sağlamlaşamamasına yol açar.kastrasyon anksiyetesi, her iki cins için de psikolojik dünyanın şekillenmesinde belirgin bir iz bırakır ancak bu kavramı yalnızca bir bireyin babasıyla ya da otorite figürleriyle olan ilişkisi bağlamında ele almak, özellikle türk erkeğinin yaşadığı çok katmanlı cinsellik kaygılarını anlamak için yetersizdir. zira burada söz konusu olan, bireyin yalnızca bir baba figürü karşısında yaşadığı kaygılar değil; aynı zamanda bir toplumun erkekten beklentilerinin inşa ettiği yıkıcı bir baskıdır. toplum, erkeği yalnızca fiziksel gücü ve cinsel performansı üzerinden değerlendirirken, erkeğin cinselliği bir zevk alanından çok bir başarı testi olarak algılamasına yol açar. erken boşalma, çoğu zaman cinsel eylemin bir zevk ve yakınlık ifadesinden ziyade, başarıyla tamamlanması gereken bir görev olarak görülmesinin sonucudur. bu kaygı, erkeğin hem bedeniyle hem de partneriyle kurduğu ilişkiyi sığ bir boyuta indirger ve bireysel bir yetersizlik gibi görünse de, bu durum aslında toplumsal bir meseleye işaret eder. erkeklik kimliği, güç ve kontrol mitleriyle o kadar yoğrulmuştur ki, herhangi bir başarısızlık anı, yalnızca bireysel değil toplumsal bir utanç kaynağına dönüşüyordur. bu utanç, erkeği hem partnerine hem de kendine karşı yabancılaştırır; cinsellik, yakınlık ve keyiften uzaklaşıp bir kaygı arenasına dönüşür.toplumsal normlar ve erkeklik kodları, bu noktada erkeği kendi içine dönük bir kontrol mekanizması geliştirmeye iter. fakat bu kontrol, olumlu bir öz farkındalık yaratmak yerine daha çok kaygıyı körükler. cinsellik, bir özgürlük alanı olmaktan çok, toplumun gözetiminde olan bir deneyim haline gelir. bir kadının ya da eşin yakın çevresinde bir erkeğin cinsel performansının konuşulması bile, erkeğin kimliğine yönelik tehdit olarak algılanabilir. bu, onun sürekli bir kendini kanıtlama döngüsünde kaybolmasına yol açar. türk aile yapısında, erkek çocuğa kız çocuklarına kıyasla daha özgür bir alan tanınsa bile bu özgürlük, bir meydan okuma kültürüne dönüşür. örneğin, ilk gece korkusu dediğimiz fenomen, toplumsal cinsiyet rollerinin erkeği nasıl bir sınav psikolojisine soktuğuna örnektir. ilk cinsel deneyimini yaşayan bir erkek, yalnızca kendi partnerine karşı değil hatta ailesine karşı da bir performans sergileme yüküyle yüzleşir.zira bu hususta gözlemlerimiz kültürel düzeyde de karşılık bulur. osmanlı toplumunun islami değerleri ve ahlaki kodları, hane halkının mahremiyetine büyük bir önem atfetmiş, bireylerin iç dünyalarını toplumsal normlardan koruyacak yapılar oluşturmuştur ve şerii kanunda mahremiyet suçlarında iki değil dört şahit şart koşulmuştur. örneğin, geleneksel türk evlerindeki küçük ve büyük olmak üzre iki farklı kapı tokmağı, misafirin cinsiyetine göre hane halkının kendini hazırlamasını sağlardı.oysa bahsini ettiğimiz performatifliğin izlerini, modern yaşamın daralan mekânlarında daha belirgin şekilde görmek tahminen daha mümkündür. aile yapıları ve yaşam alanlarının küçülmesi, bireylerin mahremiyet alanlarını daraltmıştır. özellikle şehirleşmenin hızlandığı ve ekonomik zorlukların aileleri daha küçük evlere sıkıştırdığı bir ortamda, bireyin kendine ait bir alan yaratması giderek zorlaşır. modern mekânların bireysel alanı sınırlandırması mahremiyet hissini zedeler. küçük bir evde büyüyen çocuk, ebeveynlerinin ilişkisine doğrudan tanık olabilir, hatta istemeden bu ilişkinin bir parçası haline gelebilir. örneğin, anne ve baba arasında fiziksel bir mesafenin olmadığı bir evde, çocuklar genellikle ebeveynlerinin çatışmalarını ya da sessizliklerini gözlemler. bu gözlemler, çocuğun cinselliği ve ilişki dinamiklerini nasıl algıladığı üzerinde kalıcı izler bırakır.örneğin cinsiyet rollerinin giderek eşitlendiği dar alanlarda yetişen bir çocuk ters ödipal deneyimler yaşayabilir. ya da mesela annenin daha otoriter bir figür haline gelmesi ve babanın edilgenliği, erkek çocuğun ebeveyn rollerinden öğrendikleri ile toplumsal beklenti arasındaki uyuşmazlık karşısında bütünlüğü sarsılabilir. çocuk, baba figürünün pasif duruşu nedeniyle ona öykünmekte zorlanabilir ve bir erkek olarak nasıl davranması gerektiğine dair net bir rehberlik bulamayabilir. bu süreçte, annenin otoriter yaklaşımı da çocuğun bireyselleşmesini ve kendi sınırlarını keşfetmesini engeller. çocuk, anneye karşı duyduğu bu bağımlılığı aşamaz ve bu bağımlılık, yetişkinlikte kurduğu duygusal ve cinsel ilişkilerde de etkisini gösterir. örneğin, cinsel istikrarsızlık nedeniyle başvuran bir erkek danışan, çocukluğunda sürekli olarak annesinin eleştirel ve müdahaleci tutumuyla karşı karşıya kalmış olabilir. annesi, onun her hareketini kontrol etmeye çalışırken, baba bu süreçte sessiz bir gözlemci rolünde kalmıştır. bu tür bir dinamik, çocuğun kendine dair güvensizlik geliştirmesine neden olur. cinsellik, bu güvensizliğin en belirgin hissedildiği alanlardan birine dönüşebilir, çünkü birey burada yalnızca bedensel değil, aynı zamanda duygusal bir bütünlük de sergilemek zorundadır. performans kaygısı ve toplumsal beklentilerin birleşimi, erkeğin bu bütünlüğü sağlamasını zorlaştırır.performansını sürekli sorgulayan, partneriyle duygusal bir bağ kurmakta zorlanan ve mahremiyet ihtiyacını doyuracak bir alan bulamayan erkek, cinselliği bir yük olarak deneyimler. erken boşalma, bu yükü taşıyamamanın karşısında bilinçaltı bir başetme yöntemine dönüşerek kendini gösterir. bilakis bu sorunu çözmek, sadece bireyin terapi sürecine bağlı değildir. aynı zamanda, toplumsal normların erkeklik ve cinsellik üzerindeki baskısını sorgulamak ve aile içi dinamiklerin bireyin psikoseksüel gelişimi üzerindeki etkilerini anlamak ve mahremiyet alanlarımızı buna göre düzenlemek gerekir.

Genel
Adil Akyıldız